Çiçeklerin Rivayetleri
Mitolojiden halk anlatılarına uzanan efsanelerde çiçekler yalnızca birer bitki değil, duyguların sembolüdür. Bu anlamların ardındaki hikâyeler yazımızda.

Yaz bahçelerinde açan şakayıkların kat kat yapraklarına dikkatle bakarsanız, içinde saklı bir hikâye olduğunu hissedersiniz. Rivayete göre bu hikâye, güzelliği dilden dile anlatılan bir su perisi olan Paeonia’ya aittir. Bir gün Apollon ile karşılaşır ve Apollon’un Paeonia’ya hayranlığı açıkça görülür. Bu durumu fark eden Afrodit ise kıskançlığa kapılır. Söylentiye göre Paeonia’nın o an utançtan kızaran yüzü kaderini belirler ve Afrodit onu bir şakayık çiçeğine dönüştürür. O günden sonra şakayık, kat kat yapraklarının arasında bu utangaçlığı saklayan bir çiçek olarak anılır ve dile getirilemeyen duygularla ilişkilendirilir.

Güzel peri kızı Ekho, bir gün ormanda avlanan avcı Narkissos ile karşılaşır ve ona ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos, Ekho’nun sevgisine karşılık vermez ve ondan uzaklaşır. Bu karşılıksız aşkın acısıyla Ekho günden güne erir, sonunda hayatını kaybeder; geriye yalnızca kayalıklardan yankılanan sesi kalır. Tanrılar bu yaşananlara öfkelenir ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verir. Bir gün Narkissos, yorgun hâlde bir nehir kenarına gelir ve suya eğildiğinde kendi yansımasını görür. Gördüğü görüntüye âşık olur ama bunun kendisi olduğunu fark etmez. Günlerce suyun başından ayrılamaz ne yer ne içer ve sonunda bu aşkın içinde tükenir. Rivayete göre öldüğü yerde beyaz ve sarı tonlarda nergis çiçekleri açar. Bu yüzden nergis, karşılıksız aşkın ve kendine hayranlığın simgesi olarak anlatılır.

Bazı çiçekler bir vedanın son kelimesini taşır. Efsaneye göre bir şövalye ve sevgilisi nehir kenarında yürüyüş yaparken kadın suyun üzerinde sürüklenen parlak mavi çiçekleri görür ve çok beğenir. Sevgilisinin isteğini kırmak istemeyen şövalye, bu çiçekleri almak için suya eğilir ancak ağır zırhı nedeniyle dengesini kaybederek nehre düşer. Akıntıya kapılan şövalye, elindeki çiçek demetini son bir gayretle kıyıya, sevgilisine doğru fırlatır ve sulara gömülmeden hemen önce “Beni unutma!” diye seslenir. O günden sonra bu mavi çiçekler, onun son sözüyle anılır ve ölümsüz aşkın simgesi hâline gelir.

Çiçek tanrıçası Chloris, bir gün ormanda yürürken yerde yatan bir orman perisinin cansız bedenine rastlar ve ona basmış olduğunu fark ettiğinde büyük bir üzüntü duyar. Bu güzelliğin yok olup gitmesine razı olamaz ve periyi bir çiçeğe dönüştürmeye karar verir. Bunun için tanrılardan en güzel özelliklerini vermelerini ister ve onların katkısıyla ortaya gül çıkar. Aşk tanrısı Eros, aşkın her zaman açıkça konuşulmaması gerektiğini düşünür ve gülü, sır ve sessizlik tanrısı Harpocrates’in mührüyle mühürler. O günden sonra gül hem saf sevgiyi hem de saklı kalması gereken duyguları temsil eder.

Güzellik tanrısı Apollon ile rüzgâr tanrısı Zephyrus, genç ve yakışıklı bir delikanlı olan Spartalı prens Hyacinthus’a âşık olur. Hyacinthus, zamanını Apollon ile geçirirken Zephyrus kıskançlıkla rüzgârını estirir ve disk atma sırasında diskin yönünü değiştirerek onun yere düşmesine neden olur. Ağır yaralanan Hyacinthus hayatını kaybeder ve düştüğü yerde toprağa karışan kanından bir çiçek doğar. Apollon, sevdiği gencin hatırasını yaşatmak için bu çiçeğe Hyacinthus adını verir ve onun anısına törenler düzenler. Latince adı Hyacinthus olan sümbüller o günden sonra sadakatin ve zamansız vedaların simgesi olarak anılır.

Adonis, Afrodit’in ona duyduğu sevgiye rağmen avlanmayı ve ormanlarda vakit geçirmeyi tercih eder. Afrodit ise onu görebilmek için her gün Adonis’in gittiği ormana iner. Ancak bu aşk, talihsiz bir sonla karşılaşır; Adonis bir gün yabani bir domuzun saldırısına uğrayarak hayatını kaybeder. Onun ölümü karşısında büyük bir acı yaşayan Afrodit, Adonis’i kollarına alır ve gözyaşları toprağa düşer. Rivayete göre bu gözyaşlarının değdiği yerde kırmızı bir anemon çiçeği açar.

Rivayete göre lalenin doğuşu, Pers topraklarından Anadolu’ya uzanan bir aşk hikâyesine dayanır. Amasya’da nakkaşlık yapan Ferhat, Amasya Sultanı Mehmene Banu’nun kardeşi Şirin için hazırlanan köşkün süslemelerini yaparken ona âşık olur; Şirin de bu duyguyu karşılıksız bırakmaz. Ferhat, Şirin’i istediğinde Sultan Mehmene Banu ona imkânsız bir görev verir: Elma Dağı’nı delip şehre su getirmesini ister. Ferhat aşkının gücüyle yıllarca çalışır ve sonunda suyu şehre ulaştırır. Fakat Sultan Mehmene Banu kavuşmalarına izin vermez ve Ferhat’a Şirin’in öldüğü söylenir. Bu haberle büyük bir yıkım yaşayan Ferhat, kendini kayalıklardan aşağı bırakır. Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin de kayalıklardan kendini bırakır. Rivayete göre onların düştüğü yerde akan su ile kan birleşir ve orada kırmızı bir çiçek açar: Lale. Bu yüzden lale, yarım kalmış sevdanın, gururun ve azmin simgesi olarak anılır.

Bazı çiçekler mevsimini bekler ve kasım ayı geldiğinde ortaya çıkar. Rivayete göre Fransa’nın küçük bir köyünde yaşayan genç ve yoksul Crisan, köy ağasının kızına âşık olur ve onu görebilmek için her gün bir yol bulur. Genç kız da bu sevgiye karşılık verir ancak babası bunu öğrenince ikisini ayırır ve genç kızı eve kapatır. Crisan ise ona yaklaşamaz, genç kız zamanla hastalanır ve yatağa düşer. Durumu öğrenen dadı, Crisan’a haber verir ve o da her gün bir çiçek koparıp yanına “Crisan t’aime” (Crisan seni seviyor.) notunu bırakır. Ancak genç kız aşk hasretine dayanamaz ve hayatını kaybeder. Bu hikâye köyde dilden dile yayılır ve zamanla bu çiçeğe “kasımpatı” adı verilir. Bu yüzden kasımpatı hem hüznü hem de zorluklara rağmen süren bir sevdayı simgeleyen çiçek olarak anlatılır.
Çiçekler yalnızca doğanın değil, insanın da hafızasıdır; her biri dile gelmeyen duyguların sessizce anlatılmaya devam eden hikâyesidir.
167 okunma




